Salı, Ocak 20, 2026

Kardan Sonra Denizin Rengi Nasıldı?

Buraya gelip yazmak isteği duyduğumda, genellikle konfor alanımın dışına çıkmış oluyorum.Konfor alanım, Kadıköy yakasında  ve sahilde yürüyüş, cadde ve  Kadıköy çarşısıyla sınırlı. 
Özellikle son yıllarda karşı kıyıya -yani Evropa'ya azizim- geçmek, geçtikten sonra İstiklal Caddesinde yürümek tam bir mücadele haline geldi. Karşı kıyı seferini neredeyse her seferinde kendi kendime cık cıklayarak, ya da artık yaş kemale erdi nasılsa diyerek açıktan söylenerek tamamlıyorum.

Haydi bakalım! Bu negatif başlangıcı atlayalım, okunmamış sayalım ve şimdi bugün bizim taraf ile karşı kıyı arasındaki deniz ve üzeri nasıldı onu anlatayım.



Denizin rengini anlatırken mavi der geçeriz ya, Boğaziçinde akıp duran denizin öyle bir tek rengi yoktur. Günün saatine göre ışıltısı değişir en başta. Sonra hava durumuna göre değişir, yağmur yağınca koyulaşır, biraz daha boz renk olur. Rüzgarın lodos veya poyraz oluşuna göre değişir, poyrazda daha parlaktır rengi, lodosun çalkantısı çoğaldıkça grileşir, bulanır.
Bazen algler basar, günlerce turkuazın tonları ışıldar durur. bazen akıntı çoğalır, laciverti koyulaşır. Ya da bugünkü gibi, kar yağışından sonraki gün öyle bir renk olur ki bakar durur isim veremezsiniz; sanki içinde buz parçaları varmış gibisine gri, sanki akıntı yön değiştirmiş gibi firuzesi çoğalmış...




Bir de denizüstünün uçanları vardır. Yol boyu izlediğim, dikkatim dağılmasın diye bir tek kare almak için teşebbüste  bulunmadığım. 
Martıları biliyoruz artık, vapurların, motorların eşlikçisi, onları iki kıyı arasında getirip götürmeyi kendilerine görev edinmiş olan gümüş rengi küçük martılar.
Bir de yukarılarda dolaşan, kanatlarını kocaman açan, bütün denizi gözlem altında tutan büyük beyaz martılar vardır, diğer kardeşlerinden daha ağır abi takılırlar.
Yelkovan kuşlarına rastlar ve balık sürüsü gördüklerinde denizin üzerinde fırdolayı gezmelerine tanık olduysanız, ne mutlu size.
Gelelim, karabataklara. Genellikle Kadıköy mendireğinde uslu uslu oturan, arada bir suya dalıp çıkan karabataklar bugün çok cevvaldiler. İkili üçlü, tekli yükseklerde uçuyorlar, adeta keşif kolu gibi çalışıyorlar ve dalıp dalıp çıkıyorlardı. Bu kadar çok karabatağı aynı anda bu kadar yüksekte uçarken görmemiştim, bugün hayranlıkla seyrettim onları.

Yukarıdaki fotoğrafları büyütmenizi öneririm,
İlkinde ön planda Dolmabahçe açıklarındaki işaret şamandrasını görüyorsunuz, denizin rengi ile kendi rengi hoş bir tezat oluşturuyordu. Arka planda MSÜGS Fakültesi ve  Dolmabahçe arasındaki sahil ve geride Taksim civarının  binaları var. 
İkinci fotoğrafta, az önce önümüzden geçen devasa tankerin dümen suyuna girmek için yavaşlayan motorumuzun arkasından Kızkulesi'ne ve Marmara açıklarına doğru bakıyoruz.

Çarşamba, Ocak 07, 2026

MARTILI YAZI

Öğleden sonraydı, deniz kenarında olma arzusu içime yerleşince, Kadıköy'de buldum kendimi,

Beşiktaş iskelesinin karşısında metrodan çıkarken, iskelede tam o anda hareket etmek üzere olan bir vapur olduğunu anlamakla kendimi vapurda bulmam arasında on saniye geçti ve vapur hareket etti. 



Kadıköy geride kaldı, hava güneşli, martılar şen.

İskeledeki simitçiler taze simit diye bağırmaktaydılar, fakat heyhat, simit alacak vakit bulamadan vapura binmiştim.
Vapurun büfesinde simit satıldığını görünce, hemen bir tane aldım. Taze değildi, hem de hiç, neyse ki yumuşaktı.
Adet yerini bulsun niyetiyle bir iki lokma aldım, sonra kalanını vapurun peşindeki martılara atmaya başladım.



İstanbul kanatlarımın altında diyebiliriz, bence. Tarihi yarımadanın seyrine yine doyum olmuyor.

Buyurun size en hasından bir İstanbul gezmesi; 
vapurla Kadıköy'den Beşiktaş'a geç, 
büfeden aldığın simitin çeyreğini denizi seyrederek ye, 
kalan dörtte üçünü vapurun arkasında taklalar atan martılara ikram et, 
bütün bunları yaparken kış güneşi içini ısıtsın ve yüzünde güller açsın.



Kızkulesi'ne selam vermeden geçmek olmazdı, yine zarif ve göz alıcı.
sanmayın ki martılar bizi bıraktı, o sırada arka planda takla atmakla meşgul onlar.



Yeniden vapurdayız, bu defa Beşiktaş'tan Kadıköy'e dönüyoruz.

Beşiktaş'ta  vapurdan inmeden önce planımı yapmıştım.
İskeleden çıkınca hemen karşıda tezgah açmış kestaneciden kestane kebap aldım, aynı vapura tekrar bindim ve bu defa arka güvertede oturdum, denizi seyrederek kestane yedim.

Bu kadar martılı, denizli İstanbul fotoğrafından sonra, şuracığa martılı bir şarkı iliştirmeden olmazdı.

Salı, Aralık 30, 2025

ARA-LIK - 13. Yazı - Hasat / Bir Yıldan Kalanlar

Geldik bu senenin son ortak yazma serisinin son yazısına; beri yandan  ay bitiyor, yıl bitiyor.
Şimdi belki bir hesap alma verme zamanı, belki de  bu sene ne hasat ettim, geriye ne kaldı ona bir bakmak zamanı demek daha doğru olanı.

Geride bırakmak üzere olduğumuz, genelde zor bir seneydi, üzerimizde bıraktığı his böyle en azından. Ve çoğu sene bitişinde olduğu gibi hepimiz 2025'ten koşarak kaçma eğilimindeyiz. 
Derken yıllar geçince bir gün gelecek ve belki de şunu diyeceğiz "o sene ne güzel anılar bırakmıştı, zordu ama güzeldi!" Bilinmez! Belki dedim zaten.

Kişisel tarihime gelince, bu senenin ilginç bir yeri oldu. 
Kendime "hadi ya, yürü işte" dediğim de oldu, "yok artık, bu da ne saçmalık" dediğim de oldu, çok güldüğüm, sevindiğim, çok sinirlendiğim, yorulduğum, üzüldüğüm de...
Öyle ya da böyle yaşamanın değerini anladığım, insan hayatının aşamalarından yenilerini tanıdığım zamanlardı.

Bu sene hiç bıkmadan yaptığım iki şeyden biri günlük egzersizlerimi aksatmamak ve her gün  yürümekti,  bedenimi çalıştırmak  kendimi canlı hisetmemin önemli bir yolu.
Diğeri her gün bazen onbeş dakika bazen yarım saat İngilizce çalışmak oldu. Londra dönüşü annem demesin mi "yine İngilizce mi çalışıyorsun, gittin geldin işte!" Dedim anam, o beynim çalışsın diye yaptığım bir şey, bitmedi, devam ediyor. 
Tıpkı hayat gibi, tıpkı değişen yıllar gibi.

Kestirmeden gideyim ve 2025'i ardından el sallayarak uğurlayayım. Yolcunun arkasından kapıyı kapattıktan sonra yeni gelecek olan 2026 hoş gelsin, başımızın üstünde yeri olsun.



Natalia Goncharova  (1881 - 1962)
Rusya'da doğdu, İspanya, İsviçre ve Fransa'da çalıştı.
Eserin adı Gardening / Bahçecilik.
(Tate Modern, Londra'da görmüştüm.)

Pazar, Aralık 28, 2025

ARA-LIK - 12. Yazı - Gezelligheid

Masamı düzenliyordum, kaç gündür elimi atıp gerekli olanlarını ayıklayamadığım yolculuktan kalan kağıtlarla meşguldüm.
Londra'da yaşayan arkadaşımın doğum günümde verdiği kart ve C.in gönderdiği kendi elinin ürünü bir kaç kart o sırada elime geçti. 
Tekrar açıp okudum, yine yüzüm güldü.

R.ciğimin verdiği kutlama kartının üzerinde "Gezelligheid" yazılıydı, altında kelimenin anlamı ve kartın içinde arkadaşımın dilekleri, "yeni yaşın ve hatta sonrakiler 'gezelligheid' ile dolu olsun"

Gezelligheid Felemekçe/Dutch dilinde bir isim sözcüğü imiş ve kelime anlamı rahatlık demekmiş.
Açılımı şöyle; keyifli, rahat, ılık bir atmosferde sevdiklerinizle birlikte olmanın sıcaklığı ve arkadaşlarla vakit geçirmenin verdiği his. 
Çok hoş değil mi?

Buraya kadar okuyan herkes için arkadaşımın el verdiği dileği size aktarayım; yeni yılınız gezelligheid ile dolu olsun.



Bir sevdiğinle şu ışıklı pencerelerin arkasında olmak, oradan soğuk ve yağmurlu sokağa bakarken, elindeki sıcak içecekten bir yudum almak gibi, mesela...

*Kartın arkasındaki CATH TATE ismini, logosunu internette arayınca çok tatlı bir hikayeye rastladım. 
1980'lerden beri üreten bir kadın sanatçı ve artık kızıyla devam ettirdiği kart tasarım işinin gelişimi, bugünü.  
Meraklısı için yukarıdaki isme tıklamak yeterli.

Cuma, Aralık 26, 2025

ARA-LIK - 11. Yazı - Biri Var...

Yağmurlu ve rüzgarlı bir gündü, en iyisi müze gezmek dedim. 
Tate Modern'e en kolay Thames Link ile gidersin dedi, yeğenim.
İstasyonu tarif etti, kaçıncı perondan hangi hat trenine bineceğimi anlattı bir güzel.
Bineceğim tren ben gelmeden az önce gitmiş, yenisini beklerken biraz oyalandım, çevremi izledim, bekleyen yolcular hakkında düşündüm.
Karşı hattın duvarındaki bir yazıyı görünce gülümsedim; "seni önemseyen biri her zaman vardır" yazıyordu.
Böyle moto mot çevirince pek şiirsel olmuyor, ama verdiği duygu hoşuma gitti.
Belki de yadellerde bir tren istasyonunda beklerken bir hoş hissettim ve birisini bana bunu söylermiş gibi düşündüm.
Herkesin onu düşünen, ona bu duyguyu hissettiren birisi olmalı hayatında, o birisi biriciği olmalı. 
Evet, öyle. 
Olmalı. 
 

Aslında bu not, bir yardım kuruluşunun anonsu imiş.
Altta sol köşede bununla ilgili ayrıntılar var.